4 Mart 2012 Pazar

Sniper - Part II

7 Sene Önce (14.02.2004..)

Uzun bir aradan sonra ilk defa büyük bir proje bağlamıştık. O gün, mutluluktan havalara uçacaktım. Çünkü bu projeye yaptığım yardımlar sayesinde, terfi edip bir üst kata çıkabilmem artık daha yakındı. Patronum izin verdi, eve erken geldim. Daha hava kararmamıştı. “ Canım ben geldim “ diye seslendim. Ses yoktu. Alışverişe gitmiş olmalıydı. Buzdolabından bir şişe bira aldım. Öğrencilik günlerimden beri büyük bir istekle dilediğim şeylerden biriydi bu; eve geldiğimde, kapısı bira dolu buzdolabımın olması ve o buzdolabından hergün biramı içebilmek. Salona geçtim, hem iş arkadaşım, hem de yakın arkadaşlarımdan biri olan Kha’nın bana hediye ettiği Beethoven cdsini açtım, bilgisayarımda listemi oluşturdum ve dinlemeye başladım. Gerçekten benim için kötü bir deneyimdi. Gıy gıy gıy, müziği zevk falan vermediği gibi, kafa şişiriyordu da. Tek tanıdık gelen ve sevebildiğim parçayı, ” kardeş olun ey insanlar “ ritmiyle mırıldandım. Bitince direk kapattım. Ahmet Kaya ve Cem Karaca hariç, başka müzik dinleyemeyecektim sanırım. Televizyonda, önceki gün ünlü bir işadamının suikasta uğradığı, suikastı gerçekleştiren kişinin yaralı olarak kaçabildiğini, o kadar polis ve koruma varken kaçabilmesindeki sorumsuzluğu ve ölen iş adamının nasıl yeraltı dünyasındaki güç dengelerinde oynama yaptığı tartışılıyordu. Açıkçası zerre sikimde değildi. Telefonum çaldı. Arayan Khaydı. Telefonu açıp kulağıma götürünce, bağırışıyla irkildim. “ Hemen Balkan hastanesine gel. Sinem yoğun bakımda! “ Kan beynime fırlamıştı. Böyle mutlu bir günde bu nasıl olur diyordum. Sanırım bu da benim bencilliğimdi; hala kendi mutluluğumu düşünmem. Hastaneye ulaştığımda 20 dakikalık yolu 7-8 dakikada aldığımı farkettim. Koşarak hastaneye girdim, karımın katına çıktığımda, kapısında Kha’nın beklediğini gördüm. “ Çok kötü bir kaza geçirmiş “ dedi, farkedemediğim elini arkasına doğru saklayarak. “ Nasıl olmuş, nerde olmuş, durumu nasıl, onu görmek istiyorum “ diyerek onu sorulara boğdum. “ Doktorlardan duyduğuma göre, arabasıyla alışverişten eve dönerken yandan hızını kesmeden yola giren bir araba ona çarpmış. Araba onun kapısını göçertmiş, onu da sıkıştırmış. Getirdiklerinde direk yoğun bakıma almışlar. Doktorlar- pek umutlu değiller “ dedi. Son cümlesini söylerken sesi titriyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum, beynim zonkluyordu. Oturdum koridordaki hastane sandalyelerine. Düşüncelerim, onun varlığı olmadan hayatımın bir cehenneme döneceği üzerine yoğunlaşıyordu. Onun ölmesi demek, neşe kaynağımın, hayatımın anlamının, herşeyimin yok olması demekti. O kadar büyük bir şoktu ki bu benim için, gözyaşlarım resmen içimde birikiyor, dışarı akmıyor, beni boğuyordu. “ Allahtan burda ki doktor benim tanıdığım da, hemen haber verdi bana, seni aradım “ dedi Kha. Onu duyamıyordum bile. Öylece oturdum orda.
Doktoru geldiğinde yaklaşık yarım saat olmuştu. Doktor, Kha’ya dönüp “ Senin arkadaşın mıydı “ dedi. “ Evet, arkadaşımın da karısıydı “ dedi beni gösterip. “ Geçmiş olsun, elimizden geleni yapıyoruz, ancak fazla umutlanmayın, yaşaması bir mucize olur ve yaşasa bile belden aşağısı tutmayacak “ dedi eski türk filmlerinden çıkmış bir replikle, tabi bunu demesiyle artık dayanamayan gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Yaşlarımı belli etmemek için ve egomdan gelen bir uyarıyla, tuvalete doğru yöneldim. Ben yönelirken doktorun Kha’ya “ Sen nasılsın, iyi old.. “ dediğini duydum. Elimi yüzümü yıkayınca biraz olsun açılmıştım. Tuvaletten çıktım ve Kha’yı bıraktığım yerde sandalyelere otururken buldum. “ Amo, sana bu haberi ben vermek istemezdim ama, doktor çocuk bekliyorlar mıydı diye sordu. Sinem 3 aylık hamileymiş. “ Bunu demesiyle gerçekten bir yeşilçam filminde olduğum ve bununla birlikte bir rüyada olduğum düşüncesi geliyordu aklıma, ama acı o kadar yoğundu ki, öyle olmadığını biliyordum.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Sniper

Günümüz (2011)

Ipodumda, Beethoven'ın en aşina olduğum ve en sevdiğim eserlerinden 9. senfonisi çalmaya başlamıştı, ve ben hala hedefimi bekliyordum. Gelirken birşeyler içebilmek için birkaç yere uğradım, bu yüzden onların girişlerini göremedim. Ziya abi disiplinsizliğim yüzünden hep kızardı bana, ama beni biraz olsun anlayan yegane insanlardandı. Hem onun için yaptığım onca işten sonra, kızsa da sadece disiplinli olmam için kızacaktı. Tekrar dragunovumun dürbününden baktım, kapıda değişen hiç birşey yoktu. 2 kapı görevlisi, biri köfteci, diğeri mendil satan serseri görünümlü iki sivil polis ve tam altımdaki katta yine kapıyı gözetleyen diğer keskin nişancı. Onu karşıdaki plazanın yansımasından gördüğümü anlamamıştı. Bu yüzden bu bana büyük bir avantaj veriyordu. Şimdiye kadar girişi gözetlemekten başka birşey de yapmamıştı. Amacının ne olduğunu merak ediyordum, o yüzden onu halletmek için acele etmedim. Ayrıca onu öldürmek için gitsem, büyük ihtimalle konuşturamayacaktım, en azından şimdi niyetinin ne olduğunu görebilecektim. Ben bunları düşünürken kapıda hareketlenme başlamıştı. Arasına fazlaca beyaz düşmüş saçlarıyla, siyah takımının içine giydiği sade mavi gömleği, açık mavi kravatı ve parlayan kravat iğnesiyle hafif pezevenkleri andıran, hafif de şık gösteren Ziya abi ve her haliyle ondan daha heybetli olduğu belli olan, yine takım elbiseli ve biraz uzun boylu hedefim dışarıya, plazanın girişine çıkmışlardı. Dürbünümü, hedefimin kalbine doğru nişanladım. Eskiden olsa içimden sayardım, cesaret alıp işi yarım bırakmadan hedefimi öldürmek için. Ama şimdi gerek yoktu. Tetiğe bastım, ardından zaman kaybetmeden 2 el daha çenesinin altına ateş ettim. Plazanın önünde, ilk atışımla birlikte korumalar çatılara nişan almışlardı. İkinci atışımdan sonra yerimi anladılar ve taramaya başladılar benim bulunduğum çatıyı. Hemen Ziya abiye nişan aldım. Etrafında korumalardan bir ordu vardı artık. Tetiğe bastım. Ziya abinin hemen önündeki, artarda duran iki koruma yere düştü. Ziya abi artık yere uzanmıştı, ona mermilerimin isabet etmediğimden emindim, önceden bunun alıştırmasını ve planını yapmıştık. Artık Ziya abi üzerine kapanan korumalarla 300 filminde, son sahnedeki kalkanlı savaşçıların duruşlarına benziyordu. Dayandığım taştan seken mermiyle birlikte kendimi geri attım. Ipodum yere düştü. Artık aşşağıdan gelen çığlıkları, kargaşayı duyuyordum. Hemen dragunovumu çantama attım. Atar atmaz, çatıya açılan kapının gerisinden gelen patlama sesiyle irkildim. Bu kadar hızlı çatıya gelemezlerdi, bu binaya da adam yerleştirmişlerdi. Geniş çatıda, kapının önünde duran camdan alana baktım. Camın altındaki kat hafif saydam bir şekilde görülüyordu. 9mmyle iki el ateş edip camı kırdım ve hemen aşşağı kattaki –artık daha net görebiliyordum- salona benzeyen, geniş bir yere açılan boşluğa atladım. “ Ahh “ diye inledim, ayağım burkulmuştu. Hemen kendimi toparlayıp ayaklandım, ve ayışığının aydınlattığı oda da, önümdeki kapıdan içeri girdim.

6 Şubat 2012 Pazartesi

İÇERDE

Pencere, en iyisi pencere;
Geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
Dört duvarı göreceğine.

Orhan Veli

2 Şubat 2012 Perşembe

Ocak ayına inat, güneş gökyüzünde son bir umutla parıldıyordu. Bulutların arasından süzülen ışık huzmeleri işletme fakültesindeki öğrencilerin üzerine düşüyor, onlarda tatlı bir mayışmaya sebebiyet veriyordu. Okula sınavlardan önce ders çalışmaya gelmiş, ama kıyafetlerine bakacak olursanız güzellik yarışmasına katılmak üzere olduklarını sandığınız kızlar ve keten pantolon, gömlek, kazak üçlüsünden vazgeçemeyen, İngiliz beyefendilerinden hallice erkekler birbirleriyle derslerden bahsediyorlar, konu birkaç dakika içinde kariyer hedeflerine kayıyor ve bu hedeflere varmak için yapılması gereken şeylerin listesi çıkarılınca muhabbet başa dönüyor, gene dersler hakkında konuşuyorlardı. Öğrencilerin bu tozpembe tutumu, anne babalarına çocuklarının başarılı bir iş hayatı sonunda şirketlerin peşinden koştuğu bir genel müdür veya küçük bir dükkânla başlayan ama yıllar sonra holding sahipliğine kadar yükselen bir iş adamı olacağı hayalini kurduruyordu. İşletmenin insanları, ailelerinden aldıkları bu gazla derslerine daha bir gayretle asılıp en yüksek notları almak için birbirleriyle tatlı bir rekabet içine giriyorlardı. Sınavların ciddiyetine henüz varmamış alt sınıflar, okulun juniorları ise hangi ülkenin kızları daha güzel diye hummalı bir tartışmanın içine girmişti. Sözü her alan bir diğerine en güzel kızların Türk kızları olduğu dip notunu düşerek veriyor, ortamdaki Türk kızları da bu yavşaklığın farkındaymışçasına hafiften sitem ederek gülüyorlardı. O sırada kampüsten içeri bir öğrenci daha girdi. Elinden hiç düşürmediği şemsiyesinden destek alarak, insanın kanını donduran bu samimiyetsiz ortamdaki sahte arkadaşlık bağlarını koparırcasına hızla yürüdü. Son finaline girmek için gelmişti okula. Sonra, niye öyle yaptı hiç bilmiyorum, cebindeki paralara baktı. Bir an düşündükten sonra tekrar cebine koydu onları. Hepsi yirmi beş liraydı. Usulca açtı binanın kapısını, merdivenleri çıkmaya başladı. Bir dakika sonra ikinci kattaydı. Sınav başlamak üzereydi. Sınıfa doğru yürümeye başladı. Duvarları boyayan işçiler onu görmemişti. Yanındaki kızlara yavşayan eleman da görmemişti. Pek samimi olmadığı arkadaşı bile ona bakmış, fakat görmemişti. Sınıfın kapısını iki kere çaldıktan sonra açtı. İki adımda bir şemsiyesini yere vurarak, ağır ağır girdi içeri. Sınav başlayalı birkaç dakika olmuş olmalıydı. Öğretmen olacak lavuk, yüzüne bakmadan bir kağıt uzatıp oturmasını işaret etti. Öncesinde heyecandan titreyen elleri, gördüğü bu muamele karşısında sinirden kaskatı kesildi. Yüreğinde tereddüt namına hiçbir şey kalmamıştı artık. Kalbi bütün vücuduna öfke pompalıyor, gördüğü insanlardan, onların seslerinden, kokularından, bu okulun havasından tiksiniyordu. Yıllardır içinde biriktirdiği nefreti kusma günüydü bugün. Öğretmenim diye geçinen bu hıyar kendisiyle o kadar ilgilenmiyordu ki kağıdı uzattığı eli hala havada bekliyordu ama o bunun farkında değildi. Beriki sımsıkı tuttuğu şemsiyesini kaldırıp var gücüyle bu tıknaz ele vurdu. Hemen ardından paltosunun cebinde sakladığı altıpatlarını çıkarıp sınavı bekleyen koyunlara doğrulttu. Sonunda bir nebze de olsa dikkatleri üzerine çekmeyi başarabilmişti. Kalabalıktan gelen sağır edici sessizliği bozmak için bağırdı: “Sikerim sınavını, ben bırakıyorum okulu!” Öğretmen denen denyo olanca görmüş-geçirmişliğiyle “Neden böyle yaptığını biliyorum evlat, sakin ol” dedi. Bizimki, ulan ben ne yaptığımı bilmiyorum sen niyesini nasıl biliyorsun, diye geçirdi içinden belli belirsiz. Yaptığının bir nedeni olması gerektiğini ilk kez orada düşündü. Demek ki bütün bu olanlar, bütün yaşadıkları, hissettikleri boşuna değildi. Ortada bir neden vardı ve bu o kadar barizdi ki öğretmen olduğunu zanneden şu deniz anası bile bunun farkındaydı. Düşündü. Vücudu huzursuzca kıpırdandı. Ve sonunda içinden geçenleri sesli bir şekilde kendine itiraf etti: “Oğlum ben aslında zenne olmak istiyordum. Bi baksanıza güzel dans ediyor muyum.”

27 Ocak 2012 Cuma

Cevabını Duymaya Korktuğumuz Sorular

Kol saatine uzandı. Kol saatine gereksiz bir kıymet verdiğini düşünürdü herkes. Biraz süzdükten sonra koluna takarken,
eğer bir gün beni anlatan bir yazı yazılırsa ilk iki kelimesi "kol saati" olsun isterim.
diye düşündü. Erkenden hazırlanmaya başladığı iyi olmuştu. Böylece duşta bolca vakit geçirebilmiş ve şimdi çırılçıplak durmuş kol saatine bakıyordur. Bu hep böyle olmuştu ve hiç bir zaman yadırgamamıştı giysilerinden önce kol saatini takmayı.
Elini attığı her işte başarılı olduğu herkesce aşikar olan bu adam bir tek zaman ve aşk işlerine dokunmamıştı. Aşk kendisine hiç birşey ifade etmemişti henüz, zaman ise fazla ilahi geliyordu kafa yormak için. Bu ikisinin hayatındaki boşluğunu kol saati dolduruyordu işte. Anlamsız biçimde onu severken gelip geçmesini seyrediyordu. Zaten aldığı duyumlara göre de doğru yapıyordu.
Üstünü giyinmeye başladı yavaşça, her zaman olduğu gibi yine bir iş toplantısı için hazırlanıyordu ve ne giymesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Müşterisi olduğu kuru temizleme firması gerçekten kıymetini iyi biliyordu ve hizmette kusur etmiyorlardı. İki gün önceden bu iş için seçtiği giysileri hazırlayıp göndermişti ve bu sabah tam vaktinde elindeydiler. Giyindi ve çıktı.
Her zamanki güzel arabası, aynı yollar, iş yeri, toplantı odası, yüzler ve sonuç. Hepsi de aynıydı. Gününü güzel kılan tek şey bile aynıydı: kol saati. Onu yakından tanıyanlar zamanla bu hastalıklı kol saati sevdası yüzünden onun hasta olduğunu düşünüp, bir uzmanla görüşmesini tavsiye ederek yavaş yavaş silinmişlerdi hayatından. Geri kalanlar bir elin parmaklarını geçip geçmediği bile muallaktı ki kimlerin kalıp kimlerin gittiğini bilmiyordu. Aklına gelen isimler çocukluğunun, öğrencilik hayatının birer anıları gibiydi ki bu isimlerin hepsi çıkmıştı hayatından artık. Onlar giderken götürdükleri zamana bakmıştı kol saatinden. Başlarda benzerliği farkedememişti ama kol saatine olan saplantısının farkına vardıkça durumun o kadar da garip olmadığını düşünmüştü. Bu insanlar bazen yeni bir arkadaş bazense bir sevgili sayesinde çıkmışlardı hayatlarından, daha sonra araları bozulunca geri dönmüşlerdi tabi. Ne giderken ne de döndüklerinde onlara sitem etmişti. Bu çok sıkça rastlanılan birşeydi ve bu tür davranışlarla mücadele etmek yerine onları kabullenmek ve ayak uydurmak daha akıllıca gelmişti. Ancak aynı davranışı kendisi yaptığında kızılacağını düşündü çünkü bencilce bir davranış olduğu gün gibi ortadaydı. Kendisi kol saatine aynı ilgiyi gösterince bunun temelli bir ayrılık olacağı hiç aklına gelmemişti, ama gelse bile sorun olacak değildi. O bir yola çıktığında yolun zorluklarının olacağını ve kaybedeceklerini göze almaya alışıktı. Kol saatinin avantajı olduğunu bile düşünmekteydi böyle durumlarda. Terkedilme, kandırılma, aldatılma gibi kasıtlı durumlar imkansızdı. Bir kol saatinin size ne kastı olabilirdi ki? Hatalarda insana özgü durumlardı ve bunlardan da soyutlamıştı böylece. Hoşuna gitmeyen bir durum olma ihtimali azdı; görünüşünü zaten beğendiği saati ancak durabilir ya da yavaşlayabilirdi. Çözümü ise bunu bilmekten daha basitti: pili değiştir. Halbuki bir insanla uğraşmanın sıkıntısı akıl almaz boyutlara varabilirdi. Düzeltmeye uğraşması bir dertken başarısız olma ihtimali yüksek, kabul etmeye çalışması ayrı dertken üzüntü kaçınılmazdı. Tercih artık yapılmıştı.
Gerçekçi yapısının O'nun en önde gelen özelliği olduğu pek az kişice bilinen bir gerçekti. Gerçekçiliği uç seviyelerde yaşadığından dışarıya pek uçarı, hayalci görünmesi garipsenecek birşeydi işte. Oysa kimse üzerinde durmaya bile değer görmeyip geçmişti. Acaba bu hayatta kimse kendisine gerçekten değer vermiş miydi? Vermemiş olsa ne olurdu ki? Bunu düşünmeninde bir anlamı yoktu. Mutlu olmaya ihtiyacı yoktu ancak bu sorunun cevabı onu üzebilirdi de.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Beylikdüzü Kanatlarımın Altında

"Bu kitapta anlatılan bütün olaylar doğrudur. Ancak hiçbiri henüz gerçekleşmemiştir".
Murat Menteş

Abilerim ablalarım ve de pek kıymetli kardeşlerim. Geçen gün halı saha maçından sonra Deniz başganla Taksim'de bira içiyorkene masamıza, inanır mısınız, 3 adet "yabancı" hatun geldi. Maçtan çıkıp direktman Taksim'e gittiğimizden dolayısıyla inanılmaz pis kokuyorduk. Alkolü de vücudumuza zerk ettiğimiz için hafiften sarhoş olmaya başlamış, son derece leş insanlar olup çıkmıştık. Gece hayatında "ikimize üçünüz" gibi bir kombinasyon icat olunmadığı için de, muhabbetimiz taksim sınırlarında sınırlı kaldı. +18 fantezi dünyalarını genişletmek isteyen okurlar DNS ayarlarını değiştirmekle uğraşabilirler. Neyse işte, yabancılarla beraber raki'yi ve şiş kebab'ı övdükten sonra konu İstanbul'un eşsiz boğaz manzarasına geldi. Tabi durum böyle olunca biz de cümlelerimizin arasına liseyi Kabataş'ta okuduğumuz bilgisini sıkıştırmadan edemedik. Ve en az iki yatılının bulunduğu bir ortamda Kabataş kelimesini takriben otomatikman açılan yatakhane muhabbetini de ilk kez es geçmiş bulunduk. Anılarımızı, sanki her sabah iPod'dan klasik müzik dinleyip boğaza bakarak kahvaltı ediyormuş ve arada bir de boğaz havasını içimize içimize çekiyormuşçasına değiştirip, o şekilde anlattık. Geçmişimizi fütursuzca silip atmanın verdiği ızdırabı ise küçücük ve acınası umutlarımız yüzünden sineye çektik. Biz böyle coştukça coşarken fark etmeden de olsa yarattığımız insan profilinin alt yapısında denizsiz bir hayatın düşünülemez olduğu fikrini doğuruyorduk. Bu durumu yabancı kızlar da fark etmiş olacaklar ki "Siz şimdi nerede oturuyorsunuz?" sorusunu yönelttiler. Deniz belli belirsiz, öksürükle karışık bir "Halkalıeağh" dedi. Bense, başka ortamlarda Esenyurt'ta oturduğumu gururla söyleyen bense, başımı öne eğip "Beylikdüzü" diye fısıldadım. Bizden Sarıyer, olmadı Ortaköy, hiç olmadı Üsküdar cevabı bekleyen kızlar burun kıvırdı, omuz silkti ve gözlerini devirdi. Ben hemen bu noktada haneme +1 puan yazdırıp Deniz'in önüne geçmek için "Aslında ailem Beylikdüzü'nde oturuyor, ben Mecidiyeköy'de oturuyorum" dedim. Ulan bari yalan söyle, Mecidiyeköy ne! Yeterli etkiyi yaratamadığımı fark edince "Ama Beşiktaş'ta oturan arkadaşlar var, arada onlara kalmaya gidiyorum. Orada da deniz manzarası var" dedim. Gene olmayınca son bir umutla "Beşiktaş Mecidiyeköy'den tek otobüs" diye ekledim. Ama işte olmayınca olmuyormuş demek ki. Kızlardan biri "Neden sahil şeridinde bir evde oturmuyorsunuz ki?" diye sordu. İngilizce konuşuyoruz tabi. "Oralarda manzara mükkemmel (perfecto)." Hay sikeyim ne boğaz manzarasıymış arkadaş! Kaç yıl oldu ben Kabataş'tan ayrılalı, hiç özlemedim deniz havasını. Benim derdim niye bu kızları gerdi ki şimdi. Deniz tabi anarşist, daha fazla dayanamadı ve haykırdı: "Ulan bizim aklımıza gelmiyor mu Sarıyer'de oturmak, akşamları rakı balık için restorana gitmek, arabayı park etmesi için valeye 10 lira bahşiş vermek!" Deniz, dostum, hayallerinde bile bahşiş olarak 10 lira veriyorsun. Versene 50 lira, cebinden mi çıkıyor? Ama Deniz bunları düşünecek durumda değildi. "Biz de mi çalıp çırpalım! Orada oturanlar o evleri bileklerinin hakkıyla, alınlarının teriyle mi aldılar sanıyorsunuz! Onlar suskun, onlar hayın, onlar çıyansı!" Çıyansıyı İngilizce nasıl söyledi şu an tam hatırlayamıyorum ama önemli olan da bu değil zaten. Güzel yerden yakalamıştı Deniz. Ne yapalımdı yani. Bir burjuva edasıyla deniz olmadan yaşayamam triplerine mi girmeliydik. Sikerimdi böyle işi. Hem bozkır havası zordur, zor insanlar yaratır. Bir devrim çıkacaksa bu topraklardan çıkacaktır şüphesiz. Tabi yabancının pek umurunda olmayan şeyler bunlar. Konuyu "Bir Zamanlar Anadolu'da"'nın çok güzel bir film olduğu fikrinde uzlaşarak kapattık. yabancılar gene anlamadı...

18 Kasım 2011 Cuma