Adalet terazisi?
Adalete inanmayan Ahmet Baran Kabak kardeşim şaka yapmadıysa onun yerine geçebilecek bir sistem söylesin lütfen
Terazi sizin g.tünüze girsin ( Adalet Terazisi )
Masamda oturmuş finallerime çalışacaktım. Uzun bir zaman sonra, ilk defa çalışma fırsatı bulmuş, bunu değerlendireyim diyordum ki, babamın içerden sesi geldi " Oğlum git mahzenden 1973-Château Montelena getir, misafirlerimiz geliyor. " İçimden küfrettim. 'Fuck'. Odamdan çıktım. Mahzene inmeden önce, holdeki tablolara baktım yine. Hepsinde mal mal şeyler vardı, ancak insanlar böyle şeyleri sanat eseri sayıyordu. Birinde portakal, elma vb. meyvelerin olduğu meyva tabağı, diğerinde ufak bi' çocuk resmi, diğerindeyse herbir parçası farklı yerleree çizilmiş, yapboz gibi olmuş bir tablo. İnsanların bunlardan anladığını bi' türlü anlayamayacaktım galiba. Devam ettim yoluma ve mahzene inip lanetler okuduğum şarabı aldım. Buz gibiydi mahzen. Küfrede küfrede, ancak küfretmenin de verdiği bi' şevkle hızlı hızlı babamın yanına geldim. " Oda sıcaklığına alışmasını bekleyelim, önden açma sakın " dedi. " Peki " dedim. Misafirlerimiz, babamın dayısı tarafından dayılarımızdı. Avrupa seyahatlerinden yeni dönmüşler, evlerine gitmeden önce bize de bi' uğramak istemişlerdi. Onları kapıda karşıladık büyüğümüz olduklarından. İçeriye girdiklerinde, en son olaylardan, dedikodulardan bahsedip birbirlerini güncellediler. Hatta bir ara gaza gelip, dedemlere telefonda, " hadi sizde bi' uçağa atlayıp gelin, birbirimizi görürüz " dediler. Bunun üzerine dedemler duramadılar tabiki, ilk uçakla geldiler. Onlar gelince ellerinden öptüm büyüğe saygı çerçevesinde. Dedem küpeme bakıp " bu yenisi mi, biraz kötü durmamış mı " dedi. Dedemle bu şekilde bir muhabbet yapabilmek çok güzeldi gerçekten. " Biliyorum dede, döncem yine pırlantaya zaten " dedim. O akşam güldük eğlendik. Şarabımız, yanında annemin yılbaşında fazladan aldığı hindiyi, özel sosuyla birlikte pişirip servis ettik. Üstüne de annemin hızlıca ve basitçe yaptığı tiramisuyu yedik. Tek basit olan şey oydu, ancak o bile o ortamın güzelliği içinde farkedilmedi bile.
Eğer, Amerikada yaşıyor olsaydık, muhtemelen böyle şeyler olurdu. Ancak burası Amerika değil, bunu kafanıza sokun. Böyle bir dünya yok bizim buralarda. YOK! So , How it really happened?
Masamda oturmuş, feysbukdan cafe world oynuyordum. Final zamanıydı, ancak finallere çalışmak gibi bir niyetim yoktu. İçerden babam, " oğlum annenin yanına git birşeyler lazımmış, söylesin sana al " dedi. İçimden ' Hay sikeyim ya ' dedim. Annemin yanına gidince " Şehzade Pastanesinden 1 kilo kuru pasta al " dedi. " Yaş pasta alsam olmaz mı " dedim. " Olmaz! " dedi. İkiside aynı paraya geliyordu, yaş pasta daha güzeldi, ama hep kurupasta aldırıyorlardı. Kafam almıyordu bunu. Dışarı çıkmadan önce, holdeki aynadan kendime baktım. Allahın beni neden bu şekilde cezalandırdığını bir türlü anlayamayacaktım galiba. Dışarı çıktım ve Şehzade'den 1 kilo kuru pasta aldım, " 1-2 tanesini koymayın içine, yolda yiycem " dedim. Hava buz gibiydi. Resmen götüm donmuştu. Ne şevk vardı ne bişi. Yavaş yavaş eve vardım. Annem " Paketi açma ki bayatlamasın " dedi, benim biraz daha yiyeceğimi farkedince. Misafirlerimiz babamın dayısı tarafındandı. Esenlerde oturuyorlardı ve tanıdıkları ziyaret için bizim tarafları geziyorlardı. Tabi bize de uğramadan olmazdı. Onlar gelmeden küpemi çıkardım. Eğer çıkarmasam, onların diline düşer, sonra dedemin kulağına düşer, sonra da kara toprağa düşerdim büyük ihtimalle. Neyse, yemeğimizi ( ertesi sabah herkesin tuvaletten çıktıktan sonra, " acıymış " dediği, toplamda 2 kg sa, 1.98 kg mında saf acı olan çiğköfte ) yedik, çayımızı, kahvemizi içtik. Ardından, babam " Hele laptopı getir, Adıyamanla, dedenlerle görüşelim " dedi, tam içerde kendime ilerde zaman ayırmalık şeyler indirirken. Webcam'den görüştük, zaten maximum yapılabilecek şeyde buydu. Güldük, eğlendik, dedemlerle konuştuk. Dedem yine " serseri arkadaşlarına takılma, derslerine çalış " vaazı verdi 5-10 dakika. Ancak bu bile ortamın güzelliği içinde farkedilmedi bile.
Eğer, Amerikada yaşıyor olsaydık, muhtemelen böyle şeyler olurdu. Ancak burası Amerika değil, bunu kafanıza sokun. Böyle bir dünya yok bizim buralarda. YOK! So , How it really happened?
Masamda oturmuş, feysbukdan cafe world oynuyordum. Final zamanıydı, ancak finallere çalışmak gibi bir niyetim yoktu. İçerden babam, " oğlum annenin yanına git birşeyler lazımmış, söylesin sana al " dedi. İçimden ' Hay sikeyim ya ' dedim. Annemin yanına gidince " Şehzade Pastanesinden 1 kilo kuru pasta al " dedi. " Yaş pasta alsam olmaz mı " dedim. " Olmaz! " dedi. İkiside aynı paraya geliyordu, yaş pasta daha güzeldi, ama hep kurupasta aldırıyorlardı. Kafam almıyordu bunu. Dışarı çıkmadan önce, holdeki aynadan kendime baktım. Allahın beni neden bu şekilde cezalandırdığını bir türlü anlayamayacaktım galiba. Dışarı çıktım ve Şehzade'den 1 kilo kuru pasta aldım, " 1-2 tanesini koymayın içine, yolda yiycem " dedim. Hava buz gibiydi. Resmen götüm donmuştu. Ne şevk vardı ne bişi. Yavaş yavaş eve vardım. Annem " Paketi açma ki bayatlamasın " dedi, benim biraz daha yiyeceğimi farkedince. Misafirlerimiz babamın dayısı tarafındandı. Esenlerde oturuyorlardı ve tanıdıkları ziyaret için bizim tarafları geziyorlardı. Tabi bize de uğramadan olmazdı. Onlar gelmeden küpemi çıkardım. Eğer çıkarmasam, onların diline düşer, sonra dedemin kulağına düşer, sonra da kara toprağa düşerdim büyük ihtimalle. Neyse, yemeğimizi ( ertesi sabah herkesin tuvaletten çıktıktan sonra, " acıymış " dediği, toplamda 2 kg sa, 1.98 kg mında saf acı olan çiğköfte ) yedik, çayımızı, kahvemizi içtik. Ardından, babam " Hele laptopı getir, Adıyamanla, dedenlerle görüşelim " dedi, tam içerde kendime ilerde zaman ayırmalık şeyler indirirken. Webcam'den görüştük, zaten maximum yapılabilecek şeyde buydu. Güldük, eğlendik, dedemlerle konuştuk. Dedem yine " serseri arkadaşlarına takılma, derslerine çalış " vaazı verdi 5-10 dakika. Ancak bu bile ortamın güzelliği içinde farkedilmedi bile.
Tesadüfler 2
( 1. bölüme bağımlı olarak yazılmaktadır. Birinci bölümü okumanız tavsiye edilir. Biliyorum geç geldi 2. bölüm ama bundan sonra bu kadar geç olmayacak. Umarım takip edersiniz. )
Sonunda tatil gelmişti. Haftasonu tatili. Benim gibi bir lise öğrencisi için hafta sonu tatili sınırsız bilgisayar oyunu demekti ki bunun için 5 gün okul çekmeye değerdi doğrusu. Otobüse binmiş eve mutluluk içerisinde gidiyorum. Normalde şuanda okulda önceden karar vediğim oyunda hangi karakteri seçeceğimi düşünüyor olurdum. Fakat şu anda kafamı kurcalayan şey son rehberlik dersinde hocamızın bize yaptığı bireyselleşme konuşması idi. Hiç onun baktığı açıdan bakmamıştım ya da baktırmamışlardı. Söylediği şeyler basit ve toplum içinde yaşıyorum sanan insanın aslında toplumun sadece binde biri ile yaşadığını gösteren örneklerdi sadece. Tek bir soruda toparladı sonunda söylediklerini: " Evden çıktıktan sonra okula gelene kadar kimlerle konuşuyorsunuz? " Bu soru bir anda bana ne kadar yalnız olduğumu hissettirdi. Etrafımda o kadar kişi vardı ama olmasalar da bir şey değişezdi. Otobüs kendi kendine gitse, oturma yerlerinde mayınlar olsa ne deişirdi ki? Herkes birbirini bir yığın olarak görüyor burda. Hayır hayır, artık ben burdaki insanların bir yığın olarak görmeyeceğim. İnsanlarla konuşup en azından şu boğuk ortamı düzeltmeye çalışacağım çünkü bence otobüsler insanların zorunlu olarak bir araya geldikleri ortamlar. Bu da milli beraberliğimize katkı yapmalı.
Hocadan aldığım gaza ben de her geçen saniye bir şeyler ekliyordum. Kimsenin birbirine bir şey dememesi beni çileden çıkarmaya başlamıştı. Öyle ki arkaya ilerlemek için bile kaptan sadece zili çalmakla yetiniyordu. Konuşmalıydım ama ne demeliydim. Karşımda bir kadın oturuyordu dışarıyı seyrediyor ve ellerindeki poşetlere hakim olmaya çalışıyordu. Yanımdaki adam hiçbir şey yapmadan öylece duruyordu. O sırada çaprazımda oturan çocuğun telefonu çaldı. Kulğındaki kulaklıkla uyuyakaldığı için fark edememişti. 1,2,3,4... Yanımdaki adama döndüm, adam tepksizdi, inanılmaz derecede umursamaz duruyordu. Tam da hocamın dediği gibi... Adamın tepkisizliğine kızıp: " Uyandırırsanız size minnettar kalacaktır. Önemli bi telefon olabilir. " dedim. Bir anda kaşları çatıldı. Ben de tam o anda ne saçmalıyorum diye düşündüm. İnsanlar benim gibi sadece oyun ve okul arası yaşamıyorlar. Kim bilir ne dertleri var. Bu düşünce aklıma sormadan gelmemişti. Hem kızgınlık hem de hocanın söylediklerinden etkilenmem özgürce düşünmemi etkilemişti. Adamın bana söyledikleri ise ne dert ne tasaydı. Kızgınca bakıp: " Sen neden yapmıyorsun. " dedi. Afallamıştım. Bunu dedikten sonra adam aynı kızgınlıkla karşısındaki çocuğu sarsmaya başlamıştı. Adama kızıyordum konuşmuyor diye ama bunu esasında yapmayan bendim. Çocuk uyandı ama aralarında ne geçti fark etmedim. Ben kendimi bu bireysellikten girişkenliğe nasıl geçiririm diye düşünüyordum. Gayri ihtiyari olarak kendi durağımda inip eve yürümüşüm. Adambana onları söyledikten sonra sadece düşündüm. Etrafımda hiçbir şeyi görmedim fark etmedim. Ben zaten yalnızdım. Eve vardığımda bitmişti yalnızlığım en nihayetinde konuşabileceğim insanlar buradaydı, ailem. En azında ben öle düşünüyordum fakat evde kimse yoktu. Oyun oynayayım bari diye odama geçtim ama odama girdiğimde bilgisayarımın kırık olduğunu gördüm ekranı kırılmıştı ve üzerinde kırmızı lekeler vardı. Hemen aşağı inip annemleri arıyacaktım ki onlar da kapıyı açtılar. Tam ağzımı açıp bağırıp çağracaktım ki... Annemin yalnız ve ağlıyor olduğunu fark ettim...
Sonunda tatil gelmişti. Haftasonu tatili. Benim gibi bir lise öğrencisi için hafta sonu tatili sınırsız bilgisayar oyunu demekti ki bunun için 5 gün okul çekmeye değerdi doğrusu. Otobüse binmiş eve mutluluk içerisinde gidiyorum. Normalde şuanda okulda önceden karar vediğim oyunda hangi karakteri seçeceğimi düşünüyor olurdum. Fakat şu anda kafamı kurcalayan şey son rehberlik dersinde hocamızın bize yaptığı bireyselleşme konuşması idi. Hiç onun baktığı açıdan bakmamıştım ya da baktırmamışlardı. Söylediği şeyler basit ve toplum içinde yaşıyorum sanan insanın aslında toplumun sadece binde biri ile yaşadığını gösteren örneklerdi sadece. Tek bir soruda toparladı sonunda söylediklerini: " Evden çıktıktan sonra okula gelene kadar kimlerle konuşuyorsunuz? " Bu soru bir anda bana ne kadar yalnız olduğumu hissettirdi. Etrafımda o kadar kişi vardı ama olmasalar da bir şey değişezdi. Otobüs kendi kendine gitse, oturma yerlerinde mayınlar olsa ne deişirdi ki? Herkes birbirini bir yığın olarak görüyor burda. Hayır hayır, artık ben burdaki insanların bir yığın olarak görmeyeceğim. İnsanlarla konuşup en azından şu boğuk ortamı düzeltmeye çalışacağım çünkü bence otobüsler insanların zorunlu olarak bir araya geldikleri ortamlar. Bu da milli beraberliğimize katkı yapmalı.
Hocadan aldığım gaza ben de her geçen saniye bir şeyler ekliyordum. Kimsenin birbirine bir şey dememesi beni çileden çıkarmaya başlamıştı. Öyle ki arkaya ilerlemek için bile kaptan sadece zili çalmakla yetiniyordu. Konuşmalıydım ama ne demeliydim. Karşımda bir kadın oturuyordu dışarıyı seyrediyor ve ellerindeki poşetlere hakim olmaya çalışıyordu. Yanımdaki adam hiçbir şey yapmadan öylece duruyordu. O sırada çaprazımda oturan çocuğun telefonu çaldı. Kulğındaki kulaklıkla uyuyakaldığı için fark edememişti. 1,2,3,4... Yanımdaki adama döndüm, adam tepksizdi, inanılmaz derecede umursamaz duruyordu. Tam da hocamın dediği gibi... Adamın tepkisizliğine kızıp: " Uyandırırsanız size minnettar kalacaktır. Önemli bi telefon olabilir. " dedim. Bir anda kaşları çatıldı. Ben de tam o anda ne saçmalıyorum diye düşündüm. İnsanlar benim gibi sadece oyun ve okul arası yaşamıyorlar. Kim bilir ne dertleri var. Bu düşünce aklıma sormadan gelmemişti. Hem kızgınlık hem de hocanın söylediklerinden etkilenmem özgürce düşünmemi etkilemişti. Adamın bana söyledikleri ise ne dert ne tasaydı. Kızgınca bakıp: " Sen neden yapmıyorsun. " dedi. Afallamıştım. Bunu dedikten sonra adam aynı kızgınlıkla karşısındaki çocuğu sarsmaya başlamıştı. Adama kızıyordum konuşmuyor diye ama bunu esasında yapmayan bendim. Çocuk uyandı ama aralarında ne geçti fark etmedim. Ben kendimi bu bireysellikten girişkenliğe nasıl geçiririm diye düşünüyordum. Gayri ihtiyari olarak kendi durağımda inip eve yürümüşüm. Adambana onları söyledikten sonra sadece düşündüm. Etrafımda hiçbir şeyi görmedim fark etmedim. Ben zaten yalnızdım. Eve vardığımda bitmişti yalnızlığım en nihayetinde konuşabileceğim insanlar buradaydı, ailem. En azında ben öle düşünüyordum fakat evde kimse yoktu. Oyun oynayayım bari diye odama geçtim ama odama girdiğimde bilgisayarımın kırık olduğunu gördüm ekranı kırılmıştı ve üzerinde kırmızı lekeler vardı. Hemen aşağı inip annemleri arıyacaktım ki onlar da kapıyı açtılar. Tam ağzımı açıp bağırıp çağracaktım ki... Annemin yalnız ve ağlıyor olduğunu fark ettim...
Foto
"Ayrıntılara takılmak istemem ama elimde değil." demiş İlhan abi bi şarkısında. Ben de aynısını diyorum şu an ve hatta bu duruma neden takıldım ben de bilmiyorum. Takıldığım şey şu güzelim bloga da adını veren keshanenin fotosudur. Öncelikli olarak keshane orası diil. Orası deniz manzarası sadece. Onun arka tarafı gören bi foto olmalı idi. Eğer yoksa elinizde ben bi gidişimde çekim. Ayrıca o balıkçının orda ne işi var? Balıkçısız keşhane olur mu demeyin sakın çünkü saçmalamış olursunuz. Hadi biri orda dursa sigara içse anlıacam. Balık tutuyor. Ya da blogun adını keshanemerdivenlerindenhikayeler.blogspot.com ( lütfen blog ne tartışmasına girmeyelim ) olarak deiştirelim. İşte o zaman bu foto cuk oturur. Ama derseniz ki Acılı sinir yapma hiç olmayacağına bunu koyduk. Eyvallah gözümsünüz derim. Yine de aslında bu fotonun uzakatan belki ama yakından keshane ile bi alakasının olmadığını , hele balıkçının hiç olmadığını belirtmek istedim. Ayrıntılara takılmaka istemezdim ama elimde olmadı. Beni raatsz eden şeyi sizle en samimi yazımla ve duygularımla paylaşmak istedim. Teşekkür ederim.
Hangisi,nasıl ve niçin?
Yasama-Yürütme İlişkileri…
Dünya üzerinde şu anda tam 195 ülke var.(Kaynağına göre değişmekte)
Demek ki, 195 farklı siyasal rejim var!
Hadi her birini teker teker inceleyelim…
Bok varmış gibi.
CUMHURİYETLER
başkanlık rejimleri
parlamentoya bağlı başkanlık rejimleri
yarı-başkanlık rejimleri
parlamenter rejimler
Anayasanın sadece bir partiye izin verdiği rejimler
MONARŞİLER
parlamenter rejim uygulayan Anayasal monarşiler
parlamentosu güçsüz yetkilere sahip rejimler
mutlak monarşiler
Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu” adlı eserinde ortaya koyduğu üç erk’in birbiriyle ilişkisine göre 4 ana siyasal rejim oluşur:
Meclis hükümeti
Parlamenter rejim
Başkanlık rejimi
Yarı-başkanlık rejimi
Meclis Hükümeti
Yasama, yürütme ve yargı Meclis’te toplanmıştır.
Kuvvetler ayrılığı değil, kuvvetler birliği vardır.
Fransa’da 1793-1795 arasında,
Türkiye’de 1921-1924 arasında saf, 1924-1961 arasındaysa saf olmayan şekilde uygulanmıştır.
Halen İsviçre’de uygulanmaktadır.
Meclis Hükümeti
Yürütme organı bağımsız değildir.
Hükümet üyeleri teker teker Meclis tarafından seçilir ve istendiği zaman görevden alınabilir.
Hükümet, tamamen Meclis’e bağlıdır.
Demokratik mi?
Parlamenter Rejim
1200’lerden itibaren gelişen bir süreçte İngiltere’de ortaya çıkmıştır.
Pragmatik bir gelişimi vardır. Bir başka deyişle, şartlar gerektirdiği için ortaya çıkmıştır.
Tersinden söylersek, oturup - düşünülüp yaratılmış, belirli ilkelere uygun olarak tasarlanmış bir yapı değildir.
Genelde hükümet,
Cumhurbaşkanının, seçimlerden çıkan sonuçlara göre Meclis’te çoğunluğu sağlama ihtimali olan kişiyi Başbakan ataması ve
Onun da bakanların listesini Cumhurbaşkanına onaylatmasıyla oluşur.
Hükümet oluştuktan sonra Meclis’ten güvenoyu istenir.
Parlamenter Rejim
Ancak günümüzde, siyasal partiler nedeniyle sorun yaşanmaktadır.
Katı ve disiplinli siyasal partiler nedeniyle yürütmenin üstünlüğü egemen olmaktadır.
Başkanlık Rejimi
Erklerin mutlak ayrılığı vardır.
Yasama-yürütme,
Birbirlerinin içinden çıkmaz.
Birbirlerine karşı sorumlu değildir.
Birbirlerinin işine karışamaz.
Checks & balances sistemi
İlk ve en önemli örneği ABD’dir.
1787 Anayasasının kurucu babaları tarafından bulunmuştur.
Amerika kıtasının geri kalanında bundan türemiş türev sistemler işler.
Başkanlık Rejimi
Tek iletişim olanağı: Başkanın mesajları!
Sistem tıkanmaya açıktır.
Başkan: veto Meclis: bütçe kanunları
Bunu,
Disiplinsiz parti sistemi,
Sistem üzerindeki uzlaşma,
Sık yapılan seçimler engeller.
Diğer ülkelerde sürekli iç savaş veya diktatörlüğe sebep oldu.
Yarı-başkanlık Rejimi
Fransız hukukçu Maurice Duverger tarafından tasarlanan bir sistemdir.
İki büyük sistemin birleştirilmesiyle elde edilmiştir.
Parlamenter rejim
+
Başkanlık rejimi
Yarı-başkanlık rejimi
Klasik uygulaması Fransa’da görülür.
Özellikleri:
Devlet Başkanı genel oyla seçilir.
Devlet Başkanı’nın kendine özgü yetkileri vardır.
Hükümet, Parlamento’ya karşı sorumludur.
Sistem, iki büyük rejim arasında sürekli gider gelir ve bir bir denge oluşturur.
Devlet Başkanıyla Parlamento aynı partidense başkanlık rejimi
Farklı partidense parlamenter rejim
Dünya üzerinde şu anda tam 195 ülke var.(Kaynağına göre değişmekte)
Demek ki, 195 farklı siyasal rejim var!
Hadi her birini teker teker inceleyelim…
Bok varmış gibi.
CUMHURİYETLER
başkanlık rejimleri
parlamentoya bağlı başkanlık rejimleri
yarı-başkanlık rejimleri
parlamenter rejimler
Anayasanın sadece bir partiye izin verdiği rejimler
MONARŞİLER
parlamenter rejim uygulayan Anayasal monarşiler
parlamentosu güçsüz yetkilere sahip rejimler
mutlak monarşiler
Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu” adlı eserinde ortaya koyduğu üç erk’in birbiriyle ilişkisine göre 4 ana siyasal rejim oluşur:
Meclis hükümeti
Parlamenter rejim
Başkanlık rejimi
Yarı-başkanlık rejimi
Meclis Hükümeti
Yasama, yürütme ve yargı Meclis’te toplanmıştır.
Kuvvetler ayrılığı değil, kuvvetler birliği vardır.
Fransa’da 1793-1795 arasında,
Türkiye’de 1921-1924 arasında saf, 1924-1961 arasındaysa saf olmayan şekilde uygulanmıştır.
Halen İsviçre’de uygulanmaktadır.
Meclis Hükümeti
Yürütme organı bağımsız değildir.
Hükümet üyeleri teker teker Meclis tarafından seçilir ve istendiği zaman görevden alınabilir.
Hükümet, tamamen Meclis’e bağlıdır.
Demokratik mi?
Parlamenter Rejim
1200’lerden itibaren gelişen bir süreçte İngiltere’de ortaya çıkmıştır.
Pragmatik bir gelişimi vardır. Bir başka deyişle, şartlar gerektirdiği için ortaya çıkmıştır.
Tersinden söylersek, oturup - düşünülüp yaratılmış, belirli ilkelere uygun olarak tasarlanmış bir yapı değildir.
Genelde hükümet,
Cumhurbaşkanının, seçimlerden çıkan sonuçlara göre Meclis’te çoğunluğu sağlama ihtimali olan kişiyi Başbakan ataması ve
Onun da bakanların listesini Cumhurbaşkanına onaylatmasıyla oluşur.
Hükümet oluştuktan sonra Meclis’ten güvenoyu istenir.
Parlamenter Rejim
Ancak günümüzde, siyasal partiler nedeniyle sorun yaşanmaktadır.
Katı ve disiplinli siyasal partiler nedeniyle yürütmenin üstünlüğü egemen olmaktadır.
Başkanlık Rejimi
Erklerin mutlak ayrılığı vardır.
Yasama-yürütme,
Birbirlerinin içinden çıkmaz.
Birbirlerine karşı sorumlu değildir.
Birbirlerinin işine karışamaz.
Checks & balances sistemi
İlk ve en önemli örneği ABD’dir.
1787 Anayasasının kurucu babaları tarafından bulunmuştur.
Amerika kıtasının geri kalanında bundan türemiş türev sistemler işler.
Başkanlık Rejimi
Tek iletişim olanağı: Başkanın mesajları!
Sistem tıkanmaya açıktır.
Başkan: veto Meclis: bütçe kanunları
Bunu,
Disiplinsiz parti sistemi,
Sistem üzerindeki uzlaşma,
Sık yapılan seçimler engeller.
Diğer ülkelerde sürekli iç savaş veya diktatörlüğe sebep oldu.
Yarı-başkanlık Rejimi
Fransız hukukçu Maurice Duverger tarafından tasarlanan bir sistemdir.
İki büyük sistemin birleştirilmesiyle elde edilmiştir.
Parlamenter rejim
+
Başkanlık rejimi
Yarı-başkanlık rejimi
Klasik uygulaması Fransa’da görülür.
Özellikleri:
Devlet Başkanı genel oyla seçilir.
Devlet Başkanı’nın kendine özgü yetkileri vardır.
Hükümet, Parlamento’ya karşı sorumludur.
Sistem, iki büyük rejim arasında sürekli gider gelir ve bir bir denge oluşturur.
Devlet Başkanıyla Parlamento aynı partidense başkanlık rejimi
Farklı partidense parlamenter rejim
Mutlu Aşk Yoktur
insan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
mutlu aşk yoktur
********************
hayatı bu silahsız askerlere benzer
hayatı bu silahsız askerlere benzer
bir başka kader için giyinip kuşanan
ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
onlar ki akşamları aylak kararsız insan
söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
mutlu aşk yoktur
********************
güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
içimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
ve hemen can verdiler iri gözlerin için
mutlu aşk yoktur
********************
vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
en küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
mutlu aşk yoktur
********************
bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
bir tek aşk yoktur yaşayan gözyaşı dökmeksizin
bir tek aşk yoktur yaşayan gözyaşı dökmeksizin
mutlu aşk yoktur ama
böyledir ikimizin aşkı da
********************
Louis Aragon
Louis Aragon
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)