"Şefim, gece vardiyası kurmam lazım. Bu JCB'yi gece çalıştıracağım."
"Tabii ki kur, istediğin gibi ayarla."
Beklediğimden çok daha kolay olmuştu.
-----
Şantiyede çalışırken, "Bu ülkede kendime ne katabilirim?" diye düşünmeye başlamıştım. Sonuçta işten eve, evden işe gidip gelince insan bir süre sonra betonun priz süresini kendi doğum gününden daha iyi hatırlıyor.
Bir ara dikkatimi çekti; burada insanlar hafta sonları at çiftliklerine gidiyor, at sürüyor, eğitim alıyorlardı. Düşündüm taşındım, herhalde ulaşılabilir, zahmeti az ve insana gerçekten farklı bir şey katabilecek en mantıklı aktivite buydu. Haftada bir-iki saat at binmeyi öğrenmek fena fikir değildi.
İnternetten araştırınca daha da gaza geldim. Köprü 5'in çıkışında, şantiyeye beş dakikadan kısa mesafede tam üç tane at çiftliği vardı. Resmen beton santralinden çok at çiftliği vardı.
İlk çiftliğe girdiğimizde bizi Oksana karşıladı.
Kıpkızıl saçları, bembeyaz teni, yemyeşil gözleri ve minyon haliyle sanki yanlışlıkla Ukrayna yerine İskandinav kataloğundan çıkıp gelmiş gibiydi.
Ben olanca Rusçamla bir iki cümle kurup ortamı ısıtmaya çalışırken, Türk olduğumu ve İngilizce konuştuğumu duyunca bir anda İngilizceye geçti.
Ama nasıl geçti...
Öyle yumuşak, öyle tatlı bir İngiliz aksanı vardı ki kadın bana "Bloody hell, mate." dese, dönüp "Senin taşşağına kurban olayım." diyecek kıvama gelmiştim.
İnsan bazen ne dediğini değil, nasıl dediğini dinliyor.
Ben de tam olarak onu yapıyordum.
At binme eğitimi almak istediğimizi söyledik. O da bizi çiftliği gezdirerek hem hayvanları tanıtıyor hem de eğitim sistemi hakkında bilgi veriyordu.
Çiftliğin girişi iki devasa demir kapıyla başlıyordu. İçeride iki-üç katlı konak gibi bir ev, evin altında ahırlar, etrafında yürüyüş yolları, bahçeler... Biraz ilerleyince dar bir koridordan geçiliyor, ardından kocaman mera alanı açılıyordu. En sonunda da atların antrenman yaptığı geniş yarış pisti vardı.
Belli ki adamlar "Madem bu kadar arazi ve hayvan var, bari at binmeyi de öğretelim." deyip bunu güzel bir işe çevirmişlerdi.
Pisti gezerken bir ara;
"Bu pazar burada yarışlar var. Küçük bir festival gibi oluyor. Mutlaka gelin."
dedi.
Ben de hiç fırsatı kaçırmadan;
"Numaranızı alabilir miyim? Bir şey olursa ulaşırım."
dedim.
Hayatımda söylediğim en klasik yalandı.
Ne olacaktı? At mı kaybolacaktı?
Numarasını aldım, pazar geleceğimizi söyledim.
O dönem bir kız arkadaşım vardı. Pazar günü onun da tatiliydi. Akşam arayıp;
"Hafta sonu plan hazır. At çiftliğine gidiyoruz."
dedim.
O da kabul etti.
İçimden ise;
"At sürmeyi öğrenmeye gidiyoruz."
diyordum.
Vicdanım ise sessizce;
"Tabii canım..."
diye gülüyordu.
Pazar geldiğinde heyecanla çiftliğe gittik.
Daha girişte Oksana'nın, yanımdaki kız arkadaşımı gördüğü an yüzündeki küçücük değişimi fark ettim. Çok belli etmiyordu ama o kadınların birbirini iki saniyede tarama özelliği var ya...
İşte onu çalıştırmıştı.
Ben ise her zamanki gibi salağa yatıyordum.
Çünkü bu konuda yapabileceğim en başarılı şey buydu.
Muhabbet ederken laf arasında İngilizce;
"Is she your wife?"
diye sordu.
Ben de tam bir yavşak diplomatı gibi;
"No... she's my girlfriend."
dedim.
Cümlenin içinde gizli mesaj vardı.
"Kapılar tamamen kapanmış değil."
Sonuçta burası Ukrayna'ydı.
Herkes herkese yürüyordu.
Kız arkadaşım da çok üzerinde durmadı. Oksana da konuyu uzatmadı.
Artık ortam daha rahattı.
Hem atlardan konuşuyor, hem çiftliği geziyorduk.
Bir ara hayvanların insanları hissettiğini, insanların birbirini kandırabildiğini ama hayvanların asla kandırılamayacağını anlatmaya başladı.
Ben ise konuşmanın içeriğini çoktan kaçırmıştım.
Kulaklarım tamamen İngiliz aksanına, gözlerim de yeşil gözlerine ve vücut hatlarına odaklanmıştı.
En sonunda cesaretimi toplayıp;
"Bir gün şehirde kahve içelim."
dedim.
Gülümsedi.
"Neden olmasın."
dedi.
Bu cevap, reddedilmediğim anlamına geldiği için bana yeterdi.
Tam yarış pistine geldiğimizde ise asıl söylemek istediğini söyledi.
"Bu alanı at yarışları için düzlememiz gerekiyor. Siz iş makineleriyle çalışıyorsunuz... Yardımcı olabilir misiniz?"
İşte bütün romantizm bir anda şantiye koordinasyon toplantısına dönmüştü.
"Tabii, elimizden geleni yaparız."
dedim.
Dışarıdan gayet profesyonel görünüyordum.
İçimden ise;
"Ulan ben şantiyeden JCB'yi nasıl kaçıracağım? Yakalanırsam beni değil, kepçeyi bile sorgularlar."
diye düşünüyordum.
Ama artık kararımı vermiştim.
Ne olursa olsun o JCB o çiftliğe gidecekti.
Ve bunu gündüz yapamazdım.
Bir bahane bulup gece vardiyası açmam gerekiyordu.
Biraz düşündükten sonra gündüz ekiplerinin önünü açacak kum temizliği işini geceye aldım.
Sonra da şefimin odasına girdim.
"Şefim, gece vardiyası kurmam lazım. Bu JCB'yi gece çalıştıracağım."
"Tabii ki kur, istediğin gibi ayarla."
Beklediğimden çok daha kolay olmuştu.
Ben yarım saat boyunca "Neden gece?", "Ne işi var?", "Kim istedi?" gibi sorulara hazırlanmıştım. Adam sanki iş makinesi değil de çay kaşığı istemişim gibi;
"Olur."
deyiverdi.
Bir an içimden;
"Şefim, bir de Ukrayna vatandaşlığı alabilir miyim?"
diye sorasım geldi.
Belki ona da "Olur." diyecekti.
Artık operasyon başlamıştı.
Tek sorun, şantiyede kimsenin bunun aslında bir üretim planı değil, kız tavlama operasyonu olduğunu bilmemesiydi.
Gündüz millete;
"Arkadaşlar, gece kum temizliği yapacağız."
diyordum.
İçimden ise;
"Kum falan temizlemeyeceğiz. Aşk için hafriyat yapacağız."
Hayatım boyunca iş makinesi isterken söylediğim bahaneler hep aynıydı.
"Platform hazırlayacağız."
"Dolgu düzelteceğiz."
"Yol açacağız."
Ama ilk defa koskoca JCB'yi, İngiliz aksanlı kızıl bir kadının gönlünü almak için organize ediyordum.
Şantiye şefi bunun gerçek sebebini bilse büyük ihtimalle beni kovmazdı.
Önce bir beş dakika yüzüme bakar...
Sonra da "Senin ben..." diye başlayıp kariyer planlamamı yeniden yazardı.
Akşam olunca operatörü aradım. "Köprü 5'in çıkışında buluşalım." Arabayı köprünün çıkışına park ettim. Bir süre sonra JCB homurdanarak geldi. Operatör kontağı kapatır kapatmaz ben de kapıyı açıp operatör koltuğunun yanına götümü attım. Normalde insanlar ilk buluşmaya çiçekle giderdi. Ben kepçeyle gidiyordum. Yarım saat sonra çiftliğin girişine vardık. Kapıda bizim yaşlarda bir adam bekliyordu. Gece vakti kapısına JCB'nin içinde iki erkek gelince, yüzündeki ifadeden önce kısa süreli bir "Bunlar araziyi mi işgal etmeye geldi?" paniğini okudum. Ama çabuk toparladı. Dışarıdan bakınca görüntümüz tam Hababam Sınıfı'nda Ahmet'in tayin olduğu okula kamyon kasasında gelen hababam sınıfı gibiydi. Tek fark, bizim kamyon yerine kepçemiz vardı. Saat geceye yaklaşmıştı. Gündüz çocuk sesleriyle, at kişnemeleriyle dolu olan çiftlik bu sefer bambaşka görünüyordu. Uzakta iki projektör... Ara ara burnundan buhar çıkaran atlar... Bir de ortalarında koca bir JCB. Hayatımda ilk defa bir kadına iş makinesi götürüyordum. Oksana bizi görünce gerçekten şaşırdı. "Gerçekten geldiniz?" İçimden; "Abla sen istemedin mi? Ben devlet malını gece gece gezdirmiyorum." demek geçti. Onun yerine; "Tabii." dedim. Operatöre döndüm. "Başla." Adam kepçeyi çalıştırdı. Beş dakika içinde yarış pistini öyle güzel tesviye etti ki bir ara, "Beni de böyle düzelten biri olsa keşke." diye düşündüm. Oksana sürekli teşekkür ediyor... Çay getiriyor... Kahve getiriyor... Kek getiriyor... Operatör ise ara ara bana bakıyor. Bakışı resmen; "Şefim... bu kadar ikram normal değil." diyordu. Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Çünkü Türk olarak şunu biliriz: Hiçbir iyilik tek başına gelmez. Mutlaka devamında; "Bir ricam daha olacaktı..." vardır. Ve gerçekten de birkaç dakika sonra beklediğim cümleyi kurdu. "Bir şey daha isteyebilir miyim?" İşte o an... Kepçenin mazotu bitmedi ama benim özgüven ışığı yanmaya başladı. "Bizim evin yanında, ahırdaki hayvanların dışkılarının toplandığı bir alan var. Onu da itip basabilir misiniz?" dedi. Galiba basmaya gelmişken bize de basılıyordu. Bunu da kıramadım. Yarış pistinin tesviyesi bitince, tezekleşmiş devasa atık yığınını da JCB'yle bastık. Operatöre iki paket malbuş verip (bu aramızda) bakışıyla beraber kapıya doğru çıkarmaya başladım. Oksana'ya da daha fazla bir şey istemeden hemen araya girdim. "Ee... artık bunun bir kahvesini içeriz herhalde. Yarın iş çıkışı müsaitsen kahve içmeye gidelim." "Yarın programıma bakayım." dedi. Nötr bir ifade takınmıştı. Tam o sırada çiftlikte çalışan, kendisi kadar huri olan diğer binicilerden biri Rusça bilmediğimi düşünerek ve gülerek ona 'Türkle dışarı çıksana madem seni istiyor.' gibi bir şey söyledi. Neredeyse sonuna; "Hem adam sana JCB bile getirdi." diye ekleyecekti. "Aha." dedim içimden. "Herhalde bunlar beni kendi aralarında konuşmuşlar." Ama benim bu kızılı biraz daha çözmem gerekiyordu. Sonraki iki üç akşam, ikimizin de iş çıkışında onu alıyordum. Önce kahve... Sonra tatlı... Ardından evine bırakıp evime dönüyordum. En sonunda ben; "Cumartesi için şarap aldım. İş çıkışı bana gelir misin, içeriz." dedim. Kabul etmişti. Dünyalar benim olmuştu. O gün yüzündeki farklı gülümsemeyi görünce biraz rahatladım. Ustalar bilir... O gülüş, "Bugün eli boş dönmeyeceksin." gülüşüydü. Eve geldik. Şarabı açtım. Sigaralarımızı yakıp şarabımızı içmeye başladık. Ama bir sıkıntı vardı. Kız ayaklı duman fabrikası gibi sigara içiyordu. Bir ara gözlerim dumandan yanmaya başladı. Ama yapacak bir şey yoktu. Hamama giren terlerdi.
Ardından ilk hamlemi yaptım. Elimi beline koyup yanağından öpecekmiş gibi yaklaşırken son anda dudaklarına kondurdum. O kadar hızlı karşılık verdi ki, o an bu geceyi artık dört nala yaşayacağımızı anlamıştım.
Dudak dudağa öpüşürken üzerimizdeki kıyafetleri neredeyse aynı anda çıkardık. Beni koltuğa oturttu, ardından hiç çekinmeden üstüme çıktı. O an yıllardır at binmesinin vücuduna nasıl işlendiğini fark ettim. Kalçaları, bacakları, hatta oturuşu bile inanılmaz güçlüydü. Daha önce böyle kaslı bir kadınla birlikte olmamıştım. Kadın resmen kas sıçıyordu.
Üç şişe şarabın da etkisiyle gecenin nasıl geçtiğini anlamadık. Arada gülüyor, arada birbirimize takılıyor, sonra yeniden birbirimize sarılıyorduk. Sabaha kadar seviştik. Ertesi sabah uyandığımda aklımda kalan şey, ne içtiğimiz şarap ne de ettiğimiz sohbetti; aklımda kalan tek şey, yıllardır at süren bir kadının gerçekten at gibi kuvvetli olduğuydu.
(bkz. Hababam Sınıfı Ahmet'in okuluna gidiş)